June 10, 2016 | Author: Özlem Sunter | Category: N/A
1 DOĞAL DÜZEN VE TEK VERGİ DENEMELERİ: FİZYOKRAT OKUL VE TAKİPÇİLERİ Salih ALP 1 Adem KARAKAŞ 2 ÖZET İk...
DOĞAL DÜZEN VE TEK VERGİ DENEMELERİ: FİZYOKRAT OKUL VE TAKİPÇİLERİ Salih ALP 1 Adem KARAKAŞ 2
ÖZET İktisadi düşünce geleneğinin en eski akımlarından birisi olan fizyokrat okul, düşünsel anlamda Fransa’da ortaya çıkmış, özellikle “doğal düzen” ve artık ürünün sonuçlarına dayalı olarak ekonomide sadece ranttan alınacak “tek vergi” önerileri ile politik iktisadın alanına önemli yenilikler getirmiştir. Ancak bu fikirler sadece 1760–1770 yılları arasına yayılan kısa bir döneme sıkışmış, gerek uygulamada gerekse de düşünsel alanda fazla bir itibar görmemiştir. Bununla beraber fizyokrasi de her iktisadi akım gibi, birçok iktisatçı ve siyaset bilimcisinin ilham kaynağı olmayı başarmış, birçoğunun düşünce sistematiklerinde önemli bir yer edinmiş ve politik ekonominin düşünsel alanında önemli bir katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Doğal Düzen, Tek Vergi, Ekonomik Tablo, H. George
Natural Order and Single Taxation System: Physiocrat School and Its Successors ABSTRACT The Physiocrat school, which is accepted as the oldest stream of economic thought emerged in France as an intellectual movement. It has brought forward novel understandings in political economy particularly by suggestions of single tax taken only from rant system based on the outcomes of “natural order” and surplus. However, the school’s ideas were squeezed into a short period of time between 1760s and 1770s and did not get enough credit neither from intellectual nor from implementing circles. Nonetheless, physiocracy like other economic schools has been an inspiration for many economists and political scientists and played an important role in their thought systems. Furthermore, it has also proved to be a crucial contribution to the political economy’s intellectual field. Keywords: Natural Order, Single Tax, Economic Table, H. George
1 2
İktisat Bilim Uzmanı –
[email protected] Sakarya Üniversitesi İ.İ.B.F İktisat Bölümü Araştırma Görevlisi. –
[email protected]
1
1. GİRİŞ Bu çalışma temel olarak, Fransa’da doğmuş ve ekonomi politiğin alanında 1760– 1770 tarihleri arasında çok kısa bir süre hüküm sürmüş, bu açıdan iktisadi ve siyasi bir kuram olmaktan öte entelektüel bir akım olarak kalmış olan fizyokrat okul ve onun görüşlerini bir çerçeve plan dâhilinde aktarmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede fizyokrat okulun politik iktisat sahasındaki katkılarının özellikle izleyicilerine düşünsel anlamda yaptığı reel etkileriyle irdelenmesi temel hedef olarak belirlenmiştir. Bu yapılırken öncelikle, fizyokratik düşüncenin ortaya çıkmasına neden olan iktisadi şartların durumu incelenecek ve bu okulun mensuplarına ilişkin bilgi verilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise onların felsefi ve politik görüşlerinin niteliği ele alınarak bu bağlamda iktisadi fikirlerinin ana hatlarına değinilecektir. Bu noktadan hareketle üçüncü bölüm, çalışmanın temel hedeflerinden olan ve fizyokratların iktisadi ve felsefi düşüncelerinin ekonomi literatüründeki etkilerinin tartışılmasını içerecektir. Bu anlamda fizyokrasiden etkilenen iktisatçıların fikirlerinin niteliği üzerinde durulacak ve son bölümde tüm bu bilgilerden hareketle bir neticeye ulaşılmaya çalışılacaktır. 2. FİZYOKRAT DÜŞÜNCE GELENEĞİNİN TEMELLERİ 2.1. Fizyokrat Düşünürler Fizyokratlar, iktisadi düşünce tarihinde ilk defa, tanınmış bir lidere sahip, bu lider etrafında birleşmiş ve liderin düşüncelerini savunan yazarları olan ve düşüncelerini yayacak bir dergiye sahip olan ilk “düşünce okulunu” oluşturmuşlardır (Savaş, 1998). Fizyokrasi kelimesi eski Yunanca physis (doğa) ve kratein (yasa) sözcüklerinden türetilmiştir. Bu sözcüğü ilk olarak 1768 yılında Pierre-Samuel DuPont de Nemours, okulun lideri Quesnay’ın eserlerini derlediği bir kitabında kullanmıştır Ancak onlar daha ziyade kendilerine “economist” demişler ve 19. yy. sonlarına, A. Marshall’a gelene kadar iktisatçılara genel olarak bu ad verilmediğinden, bu onlar için hoş ve modern bir referans oluşturmuştur. (Galbraith, 2004) Fizyokratların son derece kaynaşmış bir topluluk olduğu ve fikirlerinin çoğunun bireysel değil de ortak bir konumla bağlantılı olduğu söylenebilir. Yine de öne çıkan üç önemli isim vardır. İlki ve en önemlisi F. Quesnay (1694–1774)’dır (Galbraith, 2004). Aynı zamanda okulun kurucusu ve lideridir. Küçük toprak sahibi çiftçi bir ailenin çocuğu olan Quesnay tıp eğitimi almış ve 1748 yılında “kral hekimi” unvanıyla saraya terfi ettikten sonra zenginleşmiş, 1755 yılında 62 yaşında iken bir çiftlik satın alarak toprakla uğraşmaya başlamıştır. (Denis, 1973) Bundan sonra hayatta hiçbir şey için geç olmadığına dair ders sayılabilecek biçimde ekonomi üzerine eserler vermeye başlamıştır. Grubun ikinci üyesi, kraliyetin himayesinde olmasa da kamu hizmetinde Quesnay’ı geçen, zengin bir esnafın oğlu olan Anne Robert Jacques Turgot’ydur (1727– 1781). Doktrin olarak fizyokratlara dâhil edilse de kendisi onları her zaman aşmak istemiş ve çoğu zaman eleştirmiştir. 1774’te XVI. Lui’ye maliye bakanı olmuş, doğal düzene ve liberal görüşlere uygun hareket etmeye çalışmıştır. Lonca sisteminin gücünü kırmak için girişimlerde bulunmuş, asgari geçim emtiasının fiyatlarını düşürmek için buğday ticaretini serbest bıraktırmış, çeşitli feodal ve lonca imtiyazlarının kaldırılması için kararnameler hazırlamış, devletin bütçesi üzerinde düzenleyici kısıtlamalara gitmeye çalışmıştır. Ancak bütün bunlar çeşitli kesimlerin sert muhalefeti ile karşılaşınca, 1776 yılında kralın “istemeyerek” de olsa onu iktidardan uzaklaştırılmasına neden olmuştur. (Küçükömer, 1972)
2
Fizyokratlar içerisinde üçüncü en önemli kişi ise tarım üzerine bir gazete yayınladıktan sonra, Quesnay’ın yazılarını toplayan, onu da kendisinin ve arkadaşlarının unvanlarına dönüşen “La Physiocratie” başlığı ile yayınlayan Pierre-Samuel DuPont de Nemours’dur (1799–1817). DuPont daha sonraları Fransız devrimi sırasında karşı devrimci eğilimlerden kuşkulandığı için, Amerika’ya göç etmiş ve oradaki faaliyetleri sonucu girişimci kimliği ile kendisi ve ailesi için çok önemli olan DuPont sanayi hanedanlığının temellerini atmıştır. (Galbraith, 2004) Bunlarla beraber belli başlı fizyokratlar arasında, Pierre-Paul Mercier De La Rıvıere (1720–1793) ve Victor De Rıquetti Mırabeau Markisi’nin (1715–1785) ismi sayılabilir. 1.2. Fizyokratik İktisadi Düşünceyi Hazırlayan Şartlar Merkantilizm, ticari kapitalizmin ve yeni gelişen mutlak monarşilerin iktisadi düşüncelerini yansıtmaktaydı. Fizyokrasi ise girişimci çiftçiyi, büyük ölçekte üretim yapacak tarımsal üreticiyi ön plana çıkarmak isteyen reformların öğretisi olmuştur. Merkantilizmin teorik görüşlerine ve ekonomik yaşama getirdiği kısıtlamalara duyulan tepki Fransa’da, İngiltere’ye oranla daha şiddetli olmuştur. Fransız ekonomisi esas itibariyle tarıma dayalı olduğu için, J.B. Colbert’in sanayileşmeyi teşvik eden merkantilist önlemlerinden fazla bir yarar sağlayamamıştı (Savaş, 1998). Gerçi tüccar kapitalizmi ve onun gerek duyduğu zanaatkar sınıfın ürünlerini üreten fabrikalar Fransa ‘da da ortaya çıkmıştı, başta Paris olmak üzere Lyon, Bordeaux gibi diğer illerde tüccarlar ve onların malları ile işçilerin kenti olmuştur (Galbraith, 2004). Uygulanan bu merkantilist politikalar sanayinin dışa açılarak gelişmesine yol açmasına karşın tarıma dayalı ticarette bir gelişme sağlanamamış, özellikle Fransız eyaletleri arasındaki gümrük vergileri ve tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin kısıtlama, tarımdaki üretim artışının önündeki en büyük engelleri oluşturmuştur. (Kazgan, 1997) Öte yandan başarısız sonuçlanan koloni savaşları ve sarayın savurgan harcamaları nedeniyle Fransız ekonomisi her geçen gün kötüye gitmeye başlamış ve buna bağlı olarak zaten vergi yükü üzerlerinde olan köylü ve kiracı çiftçilerin vergi yükleri artmıştır. Bununla beraber kralın vergi toplamakta yetersiz kalması, devletin savaş masraflarını ve artan saray masraflarını karşılamak için, kapital sahiplerinden borçlanma yoluna gitmesi nedeniyle bütçe de zora girmiş, ekonomi gitgide kilitlenmiş ve ekonomisi büyük oranda tarıma bağlı olan Fransız ekonomisinde toplumsal huzursuzluk baş göstermeye başlamıştır. Fizyokratlar işte böyle bir ortamda, bu toplumsal huzursuzluğu ortadan kaldıracak birtakım ekonomik düzenlemeler önermek için ortaya çıkmışlardır. (Savaş, 1998) 2. İKTİSADİ VE FELSEFİ AÇIDAN FİZYOKRATİK DÜŞÜNCE 2.1. Felsefi Temeller: Doğal Düzen Doktrini ve Doğal Kanun Fizyokratların birinci ve temel bağlanımı iktisadi ve toplumsal teşekkülü yönettiğine inandıkları “doğal düzen” kavramıdır. (Galbraith, 2004) Onlara göre dünyada ki her şey ideal bir düzene sahiptir ve bu düzen kusursuz olup, yasaları Tanrının isteklerini yansıtmaktaydı. Önde gelen fizyokratlardan olan Mercier de la Riviere, bu düzeni şöyle açıklamıştır “Doğal düzen ve toplumun esası, insan eseri değildir, aksine, bütün doğanın yazarı tarafından fiziksel düzenin diğer bütün dallarında olduğu gibi kurulmuştur.” (Savaş, 1998) Bu anlamda fizyokratlar, Newton’un doğal bilimlerde yaptığını, mutlak ve nihai olarak sosyal dünya için yapmak istemişlerdir. Toplum hayatında yürüyen ilişkilere ait kanunlar yâda ilkeler akılcı bir yoldan, analizle bulunabilirdi. Sosyal hayatın hikmeti, bu hikmeti akılla arayanlara açıklanabilirdi. Sosyal hayatın doğal kanunları akılla
3
bulunsa da, bunların sistemi bir defa kurulunca, bu kanunların değişmezliği, mutlaklığı sebebi ile şüphesiz onlara uygun hareket etmek, moral kuralları ve emirleri beraberinde getirecektir. Aynı yoldan, politik hukuki teoriler ve uygulamalar, hareketler, bu sistemden varolan kurallara göre bulunacak ve yapılacak, doğal kanunlarla örtüşmeyen diğer tüm kanunlarda ortadan kalkmaya mecbur olacaktır. Kısacası, bulunan kanunlar; mutlak, ebedi bir doğal düzenin açıklanmasından başka bir şey değildir. (Küçükömer, 1972) Bununla beraber fizyokratlar, John Locke’un düşüncelerinden hareketle bireyi ve birey haklarını da ön plana çıkarmıştır. Onlara göre özel mülkiyet bireyin varlığını belirlediği için gereklidir, ayrıca her insan kendi kişisel çıkarının bilincindedir ve onlar her şekilde doğal yasaya uygun davranırlar. Böylece ekonomik sistemin temelini “kişisel çıkar” ilkesi oluşturur. (Savaş, 1998) Böylece “herkes şahsi çıkarlarını izlediğinde, bütünün çıkarları ile de uygun hareket etmiş olur.” (Küçükömer, 1972) Bu anlamda fizyokratlara göre, insan her davranışının yarar ve zararlarını hesaplar ve diğer insanlarla işbirliği yapmanın gereğini kabul eder. Bu gerçekten hareketle de ünlü sloganları “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”i (Laissez faire, laissez passer) ortaya atmışlardır. (Savaş, 1998) Hatta onların belki de en büyük mirası kabul edilecek bu dört sihirli sözcük daha sonraları ekonomi literatüründe çok yer bulmuş ve özellikle piyasanın başarıları ile bir tutularak her türlü devlet müdahalesine karşı yeğ tutulacak bir sonuç olarak adlandırılmıştır. (Galbraith, 2004) Buna karşın fizyokratlar, bu serbestliği ekonomik olarak düşünse de, politik özgürlük konusunda o kadar da rahat davranmamışlardır. Onlara göre, doğal düzen için en iyi yönetim şekli “monarşidir”. Çünkü doğal düzenin “doğal kanunlar”ı sadece gereksiz yasaların kaldırılmasına izin verirken, yasasızlığa asla imkân tanımamıştır. Hükümetin görevi, evreni yaratan ilahi aklı temsil etmekti ve bunu yaparken mutlak bir despot olmalıydı. Ayrıca yönetim işi de genellikle sanıldığının aksine karmaşık değildi, çünkü her vatandaş doğal kanunlara itaat edecek ve krala yapacak pek az iş kalacaktı. (Savaş, 1998) Böylece yönetim; mülkiyeti korumak, eğitimi sağlamak, adaleti korumak ve yol bayındırlık işleri gibi birkaç ana konu içinde toplanacaktı. (Talas, 1999) 2.2. İktisadi Temeller: Tek Vergi Sistemi ve Ekonomik Tablo Fizyokratlar iktisadi gelişimin sağlanabilmesini, sermaye birikimini teşvik edecek politikalarda aramışlardır. Birikimin önündeki engeller, onlara göre, kapitalist çiftçiler üzerindeki vergiler ve tarımsal ürünlerin önündeki ihraç yasağı olduğu için reçeteyi de bu alandaki düzenlemelerle oluşturmuşlardır. (Çaklı, 1998) Onların bu alandaki anahtar kavramları ise “artık ürün” (produit net) dür. Ve bu artık ürün ancak, eşi ve benzeri olmayan bir üretkenliğe sahip olan tarım kesiminden elde edilebilirdi. Buna karşın hizmetler ve üretim kesimi kısırdırlar, bu sektörler üretim sürecinde yararlı olsalar da hiçbir biçimde artık ürün yaratamazlardı. (Ekelund and Hebert, 1990) Bu anlamda fizyokratlar, toplumun üç sınıftan oluştuğunu kabul etmişlerdir. a-) toprak sahipleri, toprağın mülkiyetini ellerinde tutarlar b-) tarımda kiracılar, toprağı işler ve üretim yaparlar. Bunlar gerçek üretken sınıflardır ve sadece bunlar produit net’i ortaya çıkarır c-) kısır sınıflar olarak adlandırılan zanaatkârlar ve tüccarlar. Zanaatkârlar, üretim yapmaları için gerekli tüketimden arta kalan bir produit net yaratamazlar ama elde ettikleri gelirler yarattıkları değere eşit olduğundan artık ürün çerçevesinde değerlendirildiğinde yansız sayılırlar. Buna karşın tüccarlar, sadece malların satışına aracılık ettikleri ve değer yaratamadıklarından küçültücü etki yaparlar ve bunların gelirini produit net’ten indirmek gereklidir. (Kazgan, 1997) Bu konuda Riviere’nin şu sözleri oldukça çarpıcıdır “Parayla ticari mallar satın alınır ve ticari
4
mallarla da para satın alınır.” Buradan da anlaşılacağı gibi, ticaretin ve finansal faaliyetlerin yarattığı hiçbir arık ürün olamaz Bu anlamda tarım, devletin ve bütün vatandaşların zenginlik kaynağıdır. Tarıma teşvik ve destek sonuçta daha büyük bir ulusal refah için sadece en iyi değil, yegane yoldur. (Galbraith, 2004) Produit net’in toplumsal sınıflararası dolaşımı ve tekrar oluşturulmasına gelince, burada Quesnay’ın “Ekonomik Tablosu” devreye girmektedir, “insan vücudundaki kan dolaşımı sisteminden” esinlenilen bu tabloda (Galbraith. 1989) hem mallar hem de para stokunun bir yıllık çevresel akımı söz konusudur. (Kazgan, 1997) Önemli fizyokratlardan Victor Riquetti Mirabeau’un (1715–1789) “paranın ve yazının icat edilmesiyle birlikte, insan aklının üç büyük başarısından biri olarak gösterdiği” (Galbraith, 2004) tablonun en basit biçimde açıklanması şöyledir. Dış ticaretten soyutlanmış bir ülkede, tarımın gayrisafi üretim değeri 5 milyondur. Bunun 3 milyonu üretim gideridir. Çiftçiler bunun 2 milyonunu döner sermaye diye kullanır, bu tarıma geri döner. Geri kalan 1 milyon ise sabit sermayenin yenilenmesi için zanaatkarlara, 2 milyon da rant olarak toprak sahiplerine ödenir Toprak sahipleri, 2 milyonluk rantın 1 milyonunu gıda maddelerine, 1 milyonunu da mamul mallara harcar. Yani rant harcanırken çiftçiler ile zanaatkarlar arasında eşitlikle bölünür. Zanaatkârlar 1 milyon çiftçiden 1 milyon da toprak sahibinden olmak üzere 2 milyon elde etmiştir. Bu tutar hammadde ve gıda maddesi almak üzere tümüyle çiftçilere ödenir. (Kazgan, 1997) Çevresel akım sonunda, herkes başladığı noktaya geri dönmüştür. Çiftçilerin eline (2 milyon zanaatkârlardan 1 milyon toprak sahiplerinden) 3 milyon geçmiştir. Bunun 1 milyonunu zanaatkârlara ödemiş, ellerinde toprak rantı ödemek üzere 2 milyon kalmıştır. Kısır sınıfın ise net etkisi sıfırdır. Bunlar (1 milyonu çiftçilerden 1 milyonu da toprak sahiplerinden olmak üzere) 2 milyon sağlamıştır ama 2 milyonu da çiftçilere geri ödemiştir. Bu anlamda eğer kısır sınıfların mal ve hizmetlerine harcama artarsa, safi hâsıla azalacaktır. (Kazgan, 1997) Bu açıdan bakıldığında modelin, girdi ve üretim tahsisinin sürekli bir para sirkülasyonu gerekli kıldığı görülmektedir. İşte tam bu nokta, fizyokratların tasarruf yapmanın toplumsal zenginliği artırmada hiçbir katkısı olmayacağı gibi, tam tersine azaltacağı yönündeki görüşlerini netleştirmektedir. Bunun nedeni, onların, tasarruf yapıldığı takdirde genel talebin azalacağı, bunun tarım ürünlerine duyulan talebe de yansıyacağı ve sonuç olarak tarım ürünlerinin fiyatının azalacağı yönünde duydukları endişedir. Çünkü böyle bir durumda tarımsal üretim, dolayısıyla da artık ürün azalacak bu da toplumun fakirleşmesine yol açacaktır Böylece fizyokratların, para sirkülasyonunu bozucu gelişmelerin ekonomik krizlere yol açabileceği tezini savunan Malthus, Keynes ve Marx’dan çok daha önce davrandıkları ifade edilebilir. (Hunt, 2005) Fizyokratların tüm bu çözümlemelerin ardından iki önemli sonuca vardıkları söylenebilir. Yalnızca toprak sahiplerinin elde ettikleri ranttan alınacak vergi ve serbest dış ticaret. Savundukları ücret kuramına göre ise, ücretler biyolojik minimum düzeyde oluşur. Ücretler bu düzeyi aşacak olursa, artan nüfus nedeniyle işçiler arasındaki rekabet, ücreti minimum düzeye indirecektir. Öte yandan da varsaydıkları rekabet koşullarında karlar da normal düzeyde oluşacaktı. Bu düzey sanayici, kiracı-çiftçi ve tüccarları üretime ancak ikna edecek düzeydir. Toprak sahiplerinin elde ettiği rant, toprağı üretimde kullanmak için gerekli olmayan bir artıktır. Dolayısıyla verginin, vergiyi nihai olarak ödeyecek olan sınıftan alınması gerekir. Vergilemeye elverişli yegâne gelir türü ranttır. Ranttan alınan bu (tek) vergileme, vergi toplama maliyetlerini de minimize etmeyi amaçlamaktaydı. (Çaklı, 1998)
5
Fizyokratların serbest dış ticareti savunmaları ise, tarımsal ürünlerin daha büyük bir pazara açılarak tarımsal üreticilerin eline yüksek fiyatların geçmesini istemelerinden kaynaklanıyordu. Bu politika onlara göre, tarımı karlı kılarak birikimi teşvik edecekti. Quesnay pazarlanamadıkları sürece toprağın ürünlerinin servet oluşturamayacağını vurgulamıştır. (Çaklı, 1998) Burada son olarak değinilmesi gereken bir husus da özellikle Turgot’da ön plana çıkan ileride “azalan verimler kanunu” olarak adlandırılacak hususun açıklanmasıdır. Fizyokratlar, avanslarla (sermaye) üretim miktarı arasında sabit bir ilişkiden söz etmişlerdir. Oysa Turgot buna itiraz ederek "sermaye"”yavaş yavaş artırıldığı takdirde, öyle bir noktaya gelinir ki, sermaye her artırılışında üretime gittikçe daha az miktarda katkıda bulunur demiştir. (Savaş, 1998) Turgot bu düşünceleri ile özellikle klasik okulun azalan verimler kanunu, faiz ve girişimcinin rolü ile birikim teorileri üzerinde öncü etkilerde bulunmuştur. (Kazgan, 1997) 3. FİZYOKRAT DÜŞÜNCENİN ETKİLERİ 3.1. Henry George ve “Tek Vergi” Denemeleri Bu akımın etkilediği en önemli isimlerin başında gelen Henry George (1839– 1897) ilk kitabını yazdığında, Fransız fizyokratların haklarında fazlaca bir bilgiye sahip değildir. Ancak daha sonraları onların doktrinleri hakkında kısa da olsa İngilizce bir kitap okumuş ve oldukça etkilenmiştir. Aslında bu düşünceleri daha öncelerden duymuştu: Bu “tek vergi” arazi vergisi uygulamasıydı ve diğer tüm vergileri ortadan kaldırıyordu. Ayrıca fizyokrasinin doğal hukuk ve serbest ticareti savunan fikirlerine vakıf olmuş ve birçok kitabında Quesnay ve arkadaşlarından çarpıcı bir biçimde bahsetmiştir. (Fraenckel:1929) Zamanının en çok okunan yazarlarından birisi olan George, fizyokrat düşünceye benzer bir biçimde, toprak sahipliğinden kaynaklanan adaletsiz ve rastlantısal zenginlik ve bu zenginleşmeyle devlete finansman sağlanması yönünde yoğunlaşmıştır. O, 1849 altın akınının ardından San Francisco gibi bir yerde gelişen iktisadi yaşamın ortasından ve artan nüfusun ortasında, Ricardocu rant teorisinin erken bir zuhuruna tanık olmuştu. “Sınır ileriye kayıp, nüfus artmış, belli bir iktisadi canlılık sağlanmış ancak marjinal topraklara kayılması ile toprak sahiplerinin ciddi bir zenginliğe ulaştığı görülmüştü”. Bu zenginlik ve sefalet arasında kayıtsız kalamayarak, ünlü kitabı Progress and Powety’de (1879) şöyle demiştir; Modern uygarlığın belası ve tehdidi olan servetin eşitsiz dağılımının izini, topraktaki özel mülkiyet kurumuna kadar sürdük. Ve gördük ki, bu kurum var oldukça, üretken güçteki hiçbir artış kitleleri daimi olarak yararlandırmayacak; aksine, kitlelerin durumunu daha da zayıflatma eğiliminde olacaktır. (Skousen, 2005) Bu sorunun çözümü ise ona göre oldukça basitti: sahibinin çabası ya da becerisinden kaynaklanmayan, nüfusun ve sanayinin genel ilerlemesinden kaynaklanan, toprak değerlerine dayalı, çaba gösterilmeden edinilen hak edilmemiş kazançlar vergiye tabi olmalıdır. George bu yolla toplanan gelirlerin devletin harcamalarını fazlasıyla karşılayacağına inandığı için, diğer tüm vergileri fazlalık ve gereksiz görmüştür. Böylece verginin ismi “tek vergi” olmuş ve yandaşları siyasi iddia ve faaliyetlerini bu temele dayandırmışlardır. (Galbraith, 2004) Bir takipçisi bu “ranta” dayalı vergi sisteminin etkisine inancını şöyle ifade etmiştir. “Bu, elde toprak tutmadaki spekülatif karı kesinlikle ortadan kaldıracak, toprak fiyatlarını düşürecek ve dolayısıyla toprağı ucuzlatarak herkesin kolayca elde edebileceği düzeye geri getirecektir. Bu üretimin sınırını genişletecek, reel ücretleri
6
artıracak bir yapı oluşturacak ve verimliliği özendirtecektir Ayrıca diğer bütün vergileri ortadan kaldıracaktır.” (Skousen, 2005) Ancak bu çözümünün formülleştirilmesinde birçok problem vardı. Özellikle artan toprak değerleri, zenginleşmenin rastlantısal yegane bir biçimi olmaktan çok uzaktı, her türlü sanayi, taşımacılık, bankacılık girişimindeki pasif yatırımcılar da dahil olmak üzere, aynı yolla zenginleşmiş bir çok insan vardı. O zaman toprak sahipleri neden tek suçlu olacaktı? Bu yöntem çok daha başta izlenmiş olsaydı, koloniler baştan beri bu sistemle yönetilseydi bu olabilirdi ama artık bu mümkün değildi. Çünkü diğerleri ayırt edilip, sadece toprak sahiplerinin üzerine gidilmesinin açıkça bir ayrımcılık ifadesi olduğu yadsınamaz bir gerçekti. Bu tutum özellikle zengin ya da az zengin olsun birçok toprak sahibinin sert siyasal tepkisine maruz kalmıştır.. Ayrıca bir diğer problem de bu vergilerin devletin giderlerini karşılayıp karşılamayacağına ilişkin kuşkulardı. Bu konuda da ciddi tartışmalar yapıldı. (Galbraith, 2004) Bu sebeplerden dolayı bazı siyasal gelişmeler olsa da hiçbir zaman kararlı adımlar atılamadı. 3.2. W. Leontief’in “Ekonomik Tablosu”: İnput-Output Analizi Fizyokratların etkilediği bir diğer isim olan W. Leontief ise matematiksel iktisadın en önemli isimlerinden birisidir ve geliştirmiş olduğu input-output analizi ile F. Quesnay’ın “Ekonomik Tablosunda” ki üretimin; çiftçiler toprak sahipleri ve zanaatkârlardan oluşan üç sınıf arasındaki dolaşımın yapısını bilimsel bir çerçeveye oturtmuştur. (Savaş, 1998) Leontief’in geliştirdiği teknik her sanayinin diğerinden ne alıp sattığını bir akım biçiminde ortaya koyacak tablolardan oluşmaktaydı ve bu tablolar –kimi zaman biraz da alaycı bir yaklaşımla- Leontief’in “Ekonomik Tablosu” olarak adlandırılmıştır. Ancak O, 1973 yılında almış olduğu Nobel ödülü sayesinde ciddi bir saygınlık kazanmıştır. (Galbraith, 2004) Bu analiz başlangıçta “kapalı bir model” için geliştirilmiş fakat özellikle ikinci dünya savaşının ardından “açık bir ekonomik sistem” için de uyarlanmıştır (Savaş, 1998:266). “İnput-Output” analizi temel olarak, her bir sanayinin birbirlerine sattıkları ve birbirlerinden aldıkları malların akımını içeriyordu ve sonuçta ortaya çıkan büyük kompleks, herhangi bir değişimin iktisadi sisteme nasıl dağıtılabileceğini göstermekteydi. Örneğin, otomobil üretimindeki bir artışın çelik sanayinin muhtelif unsurlarına nasıl yansıyacağının görülmesi gibi. (Galbraith, 2004) İnput-Output analizi Amerika’da daha çok harp ekonomilerinin gelişimini göstermesi açısından değerlendirilmiştir. Onlar bu şemayı, özellikle savaş zamanlarında uçak, tank, helikopter gibi askeri araçların imalini hiçbir ekonomik darboğaza rastlamaksızın artırılabilmesi amacıyla kullanmışlardır. (Kazgan, 1997) Buna karşın bu türden sanayiler arası çözümlemeyi içeren tabloların, kapitalizm için ilginç ve aydınlatıcı olsa da sanayilerin diğerlerinden hangi miktarda ne gereksindiği bilgisine sahip olmaları gereken planlı ekonomilerde son derece elzem olduğu ortaya çıkmıştır. Bu da kendisi St Petersburg da doğmuş olan ve sonraları ailesinin ideolojik görüşleri nedeniyle Berlin ve Çin üzerinden Amerika’ya gitmek zorunda kalan Leontief’in sosyalist iktisadî başarının en yararlı katkı yapıcılarından biri olarak Sovyetler Birliğinde itibar görmesine neden olmuştur. (Galbraith, 2004) 3.3. Karl Marx ve “Artı Değer” Teorisi Fizyokratik düşünceden etkilenen bir diğer düşünürde Marx’dır. O, fizyokratların ekonomik tablosuna büyük önem vermiş ve “artık” üretim kavramını kendi teorisinin temel taşı haline getirmiştir. (Savaş, 1998) Ancak Marx, “artığı” fizyokratların tarımsal faaliyetlere atfettiği teorilerinin aksine emeğin ekonomik süreç içerisindeki niteliğinde aramış ve bu teori “artı-değer” teorisi olarak iktisadi literatürde yer almıştır.
7
Bu anlamda Marx’ın çıkış noktası “emek-değer” teorisi olmuştur. O, nispi değerlerin belirlenmesinde ve fiyatların oluşumunda emek-zamanın etken olduğundan hareketle, mübadelenin, toplumsal bakımdan emek-zamanının el değiştirmesinden ibaret olduğunu ve bu anlamda kısır (yani artık üretmeyen) bir faaliyet olduğunu ileri sürmüştür. Öyleyse, para, kapital olarak dolunum sürecinde nasıl da oluyor artmaktadır? sorusu ön plana çıkmıştır. Buna göre kapitalist, emek gücünü satın alıp üretimde kullandığında, onun kullanma değerine, yani tüm ürünlerine sahip çıkar, fakat ücret olarak sadece mübadele değerini öder. Emek gücünün mübadele değeri ile kullanma değeri arasındaki fark “artı değeri” oluşturur. Örneğin, emekçinin bir günlük tüketimini üretmek için gerekli zaman dört saatse, emek gücünün mübadele değerinin ölçüsü bu olacaktır; fakat emekçi günde sekiz saat çalışıyorsa, kapitalist kullanma değerini elde ettiği için, aradaki dört saatlik fark, kapitalistin ele geçirdiği “artı değerdir”. Emek gücüne mübadele değerini öderken, bunun yarattığı kullanma değerini elde etmesi, kapitaliste artı değer sağlar. Yani mübadele “kısır” bir faaliyet olduğuna göre, artı değer ancak üretim sürecindeki değer yaratma içinde oluşur. (Kazgan, 1997) Fizyokratlar nasıl tarımda çiftçilerin elde ettiği üretimin sonucunda ortaya çıkan produit net’in toprak sahiplerine rant olarak gittiğini süzerek, toprak sahiplerinin bu nedenle ekonomik “tek vergi”yi ödemelerine hükmeden bir sonuca ulaştılarsa Marx’da bu artık teorisi ile bazı sonuçlara ulaşmıştır. Buna göre, kapitalizm önce köylüyü ve zanaatkârı üretim araçları mülkiyetinden yoksun bırakarak, emeğinden başka satacak hiçbir şey bırakamaz hale getirir. Sonra da emekçiye kullanma değeri yerine mübadele değerini ücret olarak öder ve aradaki farkı bir artı değer olarak alır. Bu süreç kapitalizmin değer kanunlarından doğar ve kapitalistin emeği sömürmesi ile son bulur. Dolayısı ile sistem kendi değer kanunları çerçevesinde adaletsiz, tutarsız veya haksız olmasa da sonuçta bir sömürüyü yani emeğin sömürüsünü doğurduğu için, reform imkânsızdır ve bu durum sınıflar arası çatışmanın da kaynağıdır. SONUÇ Fizyokratların, düşüncelerini ekonomi politik sahnesinde yeterince yayamamış olmalarına rağmen, A.Smith’in düşüncelerinden evvel çok az iktisatçı grubunun başarabildiği, kapitalizmin iktisadi sürecine ilişkin tutarlı ve titiz açıklamalar getirebilmiş ve fikirleri ile gelecek kuşak iktisatçılarına da yön verebilmiş önemli bir iktisat okulu olduğunu ifade edebilmek mümkündür. Onların felsefi olarak çıkış noktasını, Tanrı tarafından tasarlanmış, ideal bir düzeni yansıttığına inandıkları “doğal düzen” doktrini oluşturmaktadır. Bu doktrin onların nazarında “tartışılması anlamsız olan” bir sistemler bütününü ifade etmektedir ve bu durum bir kere teessüs edince artık onun yasaları ile hareket etmek kaçınılmaz hale gelecektir. Birey her ne kadar ön plana çıkarılmalı ise de, sonuçta bu düzenin korunması için mutlak bir despotluğun yani monarşinin devam ettirilmesi elzem hale gelmektedir. Buna karşın iktisadi anlamda ki düşüncelerinin temelinde, tarımdaki “artık ürünün” ortaya çıkarılmasını sağlayacak şekilde tarımsal üreticinin sermaye birikimine kavuşmasını sağlayacak politikalar yer almaktadır. Bu anlamda toplumsal sınıfı üç kesime ayıran fizyokratlar, (sadece) tarımdan elde edilen artık ürünün “rant” olarak toprak sahiplerine gittiğini bu nedenle toplumsal olarak verginin tek olarak onlardan alınması gerektiğini savunmuşlardır. Hem böylece vergi toplama maliyetleri de minimize edilecekti.
8
Bu iddialarını “Ekonomik Tablo” adını verdikleri ve üretim sürecini açıklamaya yarayan bir model ile desteklemişler ve bu noktadan hareketle “artık ürün” oluşturabilen tek sektör olan tarıma yönelik her türlü teşvikin sağlanabilmesi için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bu anlamda özellikle serbest dış ticarete yönelik destekleyici bir yöntem izlemişler, böylelikle tarımın önündeki engellerin kaldırılarak tarımsal sermaye birikiminin sağlanabilmesine yönelik bir adım atılmasına öncülük etmek istemişlerdir. Fizyokratların bu düşünceleri, dolaylı-dolaysız birçok iktisatçının görüşlerine etkide bulunmuş ancak bunlar arasında üç tanesinin ismi ön plana çıkmıştır. Bunlar, özellikle Amerika da bir dönem ciddi tartışmalara yol açmış olan “tek vergi” düşünceleri ile Henry George, ekonomik tablonun üretim sürecini kendi input-output analizine yansıtarak bilimsel bir niteliğe kavuşturan Leontief ve fizyokratların tarımsal “artığının” niteliğini değiştirip emeğin “artığına” dönüştürerek kapitalizme ciddi eleştiriler getiren Marx olmuştur. KAYNAKÇA 1. Çaklı, Sabri, 1998. İktisat Politikası Düşüncesinin Evrimi, Gazi Kitabevi, Ankara. 2. Denis, Henri, 1973. Ekonomik Doktrinler Tarihi I, (Çev: Atilla Tokatlı), Sosyal Yayınları, İstanbul. 3. Ekelund, Robert and Robert Hebert, 1990. A History of Economics Theory and Method, Mc Graw-Hill Publishing Company, New York. 4. Fraenckel, Axel, 1929. “The Physiocrats and Henry George”, http://www.cooperativeindividualism.org/fraenckel-axel_physiocrats-and-henrygeorge.html 5. Galbraith, J.K. 2004. İktisat Tarihi, (Çev: Müfit Günay), Dost Kitabevi Yayınları, Ankara. 6. Galbraith, J.K, 1989. Kuşku Çağı: Ekonomik Gelişmeler Tarihi, (Çev: Reşit Aşçıoğlu-Nilgün Himmetoğlu), Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul. 7. Hunt, E.K, 2005. İktisadi Düşünce Tarihi, (Çev: Müfit Günay), Dost Kitabevi Yayınları, Ankara. 8. Kazgan, Gülten, 1997. İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi Kitabevi, İstanbul. 9. Küçükömer, İdris, 1972. İktisadın İlkelerine Yeniden Bakış, Sermet Matbaası, İstanbul. 10. Savaş, Vural, 1997. İktisatın Tarihi, Avcıol Basım-Yayın, İstanbul. 11. Skousen, Mark, 2005. İktisadi Düşünce Tarihi: Modern İktisadın İnşası, (Çev: Mustafa Acar ve Diğerleri), Adres Yayınları, Ankara. 12. Talas, Cahit, 1999. Ekonomik Sistemler, İmge Kitabevi, Ankara.
9